|
Her iki destanda; müşterek olup
önemli yer tutan unsurlar, şöyle gösterilebilir:
- Çadır hayatı
- Düşman saldırısı
- Esaret
- Esaretten kurtulmak
- Dağlara sığınmak
- Hayvan beslemek
- Çoğalmak
- Demircilik sanatı
- Ateş yakmak
- Yayılmak, göç etmek
- Bayrak dalgalandırmak
- Yeni bir hükümdarın başa
geçmesi
- Düşmandan intikâm almak
- Huzura kavuştukları günü
"bayram" olarak kutlamak.
Gerek Demirci
Kava, gerekse Ergenekon Destanı'ndaki ortak noktalar içinde
özellikle "Demircilik sanatı" üzerinde durulması gereken önemli
bir konu olarak dikkatimizi çekmektedir. Bilindiği üzere demirin
Türk kültür ve medeniyeti tarihindeki yeri, çok eskilere dayanmaktadır.
En aşağı, M.Ö. 1400'lerde Altay'ların batısında bol miktarda
demir elde edilmekte olduğunu söyleyen W. Ruben; "tarihî vesikalara
dayanarak bu eski Türk sahasını demir kültürünün doğduğu yer
kabul etmekte zaruret vardır." Demektedir.
M.Ö. 1022 yılına
ait kayıtta, "lüks kılıç" anlamında bir "kingluk" kelimesi,
"Hunların eski ecdadının sözü' olmak üzere M.Ö. 47 yılında
yazılan bir Çin kaynağında zikredilmiştir. Fr. Hirt, bu sözü
Türkçe'de "iki yüzlü bıçak" anlamında, bugün dahi kullanılan
"kingirlik" kelimesi ile birleştirmiş ve bunu "tarihte kayıtlı
en eski Türkçe kelime" olarak kaydetmiştir.
Gök Türkler sahasından
İran sahasına, mesela Horasan'a "demir levhalar', "karaçori'
ve "bilgatekinî" denilen güzel kılıçların ihraç olunduğu bilinmektedir.
İran destanı bile, Türkleri en eski zamanlardan beri bir "çeliğe
bürünmüş" millet olarak anlatır.
Ergenekon Destanı'nın
en önemli motiflerinden biri de, kuşkusuz bu "demircilik geleneği'dir.
Oğuz Kağan Destanı'nda; "canavar geyik yedi, ayı yedi. Çıdam
onu öldürdü. Demir olduğundandır" diyen Türkler, insanı başka
mahlûklara ve başka insanlara hâkim kılan silahın kıymetini
elbette çok iyi biliyorlardı.
Gök Türkler'in
demirden bir dağ eritmeleri, bunu yapan kahramanlarını da
"demirci" sözüyle ebedîleştirmeleri bu yüzden önemlidir. O
kadar ki Türkler, bu günü bayram bilmiş; Ergenekon'dan çıktıkları
günün yıldönümlerini tiyatroyu andırır temsilî törenlerle
kutlamışlardır. Bu törenlerde, ocakta kızdırılmış demirleri
örs üstüne koyup iri çekiçle döverek asırlarca Avar'lara silah
yapan ve bu silahlarıyla Türk illerinde büyük hakimiyet kuran
atalarını, hep saygıyla anmışlardır. Nitekim, birçok Türk
boyları demiri mukaddes saymışlar, üzerine and bile içmişlerdir.
Arapların "hakiki
Türk" dedikleri Hakanlı Türkler, kendilerini soy itibarıyla
bir "demirci millet" olarak tanımışlar, hükümdarları demirciliği
kutlamışlar ve demircilik sayesinde esaretten ve zulmetten
kurtulduklarına inanmışlar, onlara Çinliler de Cucen (Avar)lerin
demircileri demişlerdir.
Gök Türk devletini
kuran Bumin Kağan ile İstemi Kağan "demirci" idi. Özbek Türkleri'nin
şahları arasında da demirciler vardır.
Yukarıdan itibaren
vermiş olduğumuz bu bilgiler ışığında Kürtleri Dahhak'ın zulüm
ve esaretinden kurtaran Kava'nın da bir "demirci" olması,
bu bakımdan önemlidir. Kava, sıradan bir demirci değil, tıpkı
Gök Türkler'de olduğu gibi, demirden savaş araç ve gereçleri
yapan bir sanatkârdır. Kava'nın kimliği hakkında Ferhengi
Ziya/Gencine-i Güftar'da bu yönde bilgiler verilir. Bu isme
ilk defa İranlı Firdevsi'nin "Şehnâme"sinde rastlanmıştır.
Ondan önceki eserlerde bu isim yoktur. Şehnâme'de Kava'nın
kimliği ve milliyeti hakkında hiçbir bilgi verilmediği halde
bir takım Kürt kaynakları bu kahramanı sahiplenerek kendilerine
uydurma bir tarih oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ancak bu konuyla
ilgili ilmî bilgiler de mevcuttur. Arthur Christensen'in öne
sürdüğü iddia bir hayli ilgi çekicidir. Ona göre, Kava, Sasanîler
(M.S. 226-642) döneminde ortaya çıkmıştır. Kava'nın adı bu
devirde duyulmaya başlamış ve Dahhak Efsanesi'ne dahil edilmiştir.
A. Christensen'in görüşü aslında bir gerçeği ifade etmektedir.
Bu da şudur ki, Demirci Kava, Gök Türkler devrinde yaşamıştır.
Bu bilgilere göre Demirci Kava'nın İran soyundan değil, Türk
soylu bir kahraman olduğu ortaya çıkmaktadır. Kava, İran-Turan
(Türk) savaşlarına sahne olan bir coğrafyada, zulme ve zorbalığa
karşı direnen ve başkaldıran bir önderdir. Her iki destan
da aynı coğrafyada kaleme alınmış, aşağı yukarı aynı asırlarda
derlenmiş ve her ikisi de zamanın geçerli yazı dili olan Farsça
ile yazılmıştır. Motifler hep aynıdır.

Atatürk'ün huzurunda Ankara'da
yapılan bir Nevruz Töreni - 21 Mart 1922
Aslında, Ergenekon
Destanı, çok daha gerilere dayanmaktadır. Hunlar devrindeki
bazı Çin kaynakları Ergenekon Destanı'ndan haberler vermektedir.
Bu bilgilere dayanarak Demirci Kava'nın yaşadığı devri Hun'lar
çağı olarak düşünebiliriz. Hun Türkleri'nin bir kahramanı
olarak Kava, Türk boyları ve kavimlerinin muhayyilesinde hep
canlı olarak yaşamış ve unutulmamıştır. Bu düşünceyi kuvvetlendiren
bir diğer kaynak ise Hunlara ait Oğuz Kağan Destanı'nda, "Tömürdü
Kağul" adı ile karşımıza çıkan kahramanda şekillenir.
Destana göre;
Oğuz Kağan, Çürçet Kağan üzerine yürürken, yolda bir ev görmüştü.
Bu evin duvarları altından, pencereleri gümüşten, çatısı ise
demirdendi. Bu demir çatıyı ancak, Oğuz ordusundaki Tömürdü
Kağul adlı bir "demirci" açmıştı. "Tömür", "demir", "tömürdü"
demirci demektir. Tömürdü Kağul da, Demirci Kağul anlamındadır.
Günümüze kadar
gelebilmiş destan parçalarından hareketle Nevruz hakkında
ortaya atılan iki görüşe rahatça cevap verebiliyoruz. Bu görüşlerden
birincisi; Türklerde bahar bayramı (Nevruz), bilinebilen en
eski zamandan beri Türklerin bayramıdır ve onlar vasıtasıyla
bütün Asya'ya ve Avrupa'ya (Avrasya) yayılmıştır. İkinci görüş;
bu bayram İran menşelidir, eski İran efsaneleriyle bağlantılıdır.
Her iki görüşe Prof. Dr. Reşat Genç'in sözleriyle cevap vermek
yerinde olacaktır: "Eğer İran'da da, Hunlarda olduğu gibi
milattan önceki yıllarda Nevruz bayramı olsaydı, milattan
sonra XI. yüzyıla gelmeden önceki İran metinlerinde de bunların
izlerinin bulunması gerekmez miydi?".
Kaynak:Hatice Emel AŞA, Yeni Avrasya Dergisi,Mart-Nisan 2000
|