|
En
eski Türk bayramı olan Nevruz, Türkler aracılığıyla Avrasya'ya
yayılmıştır. Eski Doğu geleneklerinin devamı olarak yaşamıştır.
Çin kaynaklarına dayanarak Hunların milattan yüzlerce yıl
önceleri 21 Mart'ta hazır yemeklerle kıra çıktıklarını, bahar
şenlikleri yaptıklarını, bugün Nevruz kutlamalarındaki geleneklerin
o zamanda da yer aldığını biliyoruz. Aynı gelenekler, Hunlardan
sonra Uygurlarda da görülmüş ve bugüne kadar uzanmıştır. Çağdaş
Uygur resminde Uygurların Nevruz kutlamalarını temsil eden
tablolar yapılmıştır. Nevruz'u İran geleneğine bağlayan Firdevsi'nin
Şehnamesi ve diğer kaynaklar yanıltıcıdır. Çünkü Nevruz hakkındaki
bilgiler orada XI. yüzyıldan itibaren görülür. Milâttan önceki
yıllarda Nevruz hakkında İran metinlerinde herhangi bir iz
ve kayıt yoktur. Ancak Hunlarda bu kayıtlar mevcuttur.
Nizamü'l-Mülk
de XI. yüzyıl yazarı olarak Siyasetnâme adlı eserinde bu bayramdan
söz eder. Bu bayramın aynı zamanda yılbaşı olduğunu belirterek
Nevruz geleneklerini anlatır. Aynı zamanın yazarlarından Kaşgarlı
Mahmut da Divân-ı Lügati't-Türk'te Türklerde yıl başlangıcının
Nevruz olduğunu ifade eder. Ayrıca, 12 Hayvanlı Türk Takvimi'nin
başlangıcının da 21 Mart olduğu bilinmektedir. Selçuklularda
Nevruz bayramı eğlencelerinin kutlandığı, şenlikler yapıldığı,
özel yemekler pişirildiği, özel hediyeler alınıp verildiği
de bilinmektedir. Selçuklularda yılbaşı, güneşin koç burcuna
girdiği gün olan Nevruz günü olarak kabul edilmiştir. Osmanlı
devrinde de Nevruz, çok canlı biçimde kutlanmaktaydı. Osmanlı
ailesini çıkarmış olan Kayı Boyu'na mensup Karakeçililerin,
Karakeçili aşireti mensuplarının 21 Mart tarihinde Ertuğrul
Gazi'nin türbesi etrafında toplanarak burada bayram yaptıklarını
biliyoruz. Bu bayramın bir diğer adı da "Yörük Bayramı"dır.
Osmanlı Devrinde 21 mart günü özellikle padişahın yani sultanın
nevruz tebriklerini kabul ettiği, halkın Nevruz'unu kutladığı,
Nevruz şenliklerinde bulunduğu gün olmak hasebiyle, 21 Mart
tarihinin Nevruz-ı Sultanî, yani sultana mahsus, sultan tarafından
veya sultanın katılmasıyla kutlanan Nevruz günü olmak bakımından
böyle bir isim aldığı söylenilebilir.
Osmanlı devrinde
kutlanan Nevruz kutlamaları Cumhuriyetin ilk yıllarında da
resmî olarak devam etmiştir. Bu konuda Prof. Dr. Reşat Genç
şu bilgileri veriyor: "Geri planlarda bırakılmış ve unutulmaya
yüz tutmuş olan Türk insanına kendi kültür kimliğini, kişiliğini,
benliğini, hüviyetini kazandırmak hareketi Atatürk'ün başlattığı
bir hareketti. Bu ne ile mümkün olurdu? İşte bu, öze dönmekle,
kendi kültürel değerlerimize, örfümüze, âdetimize, geleneğimize
dönmekle mümkün olurdu. Bu yüzden Atatürk diyor ki "Bilelim
ki, kendi benliğine sahip olamayan milletler başka milletlerin
şikârıdır", yani yaşayamaz. O yüzden, yine, Atatürk der
ki, "Gençlerimize, çocuklarımıza görecekleri eğitimin hududu
ne olursa olsun en evvel ve herşeyden evvel kendi geleneklerine,
millî ananelerine ve Türkiye'nin bağımsızlığına düşman olan
unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir." Millî
hareketin özü bu. Diğer taraftan kendi kimliği, kişiliği,
millî benliği kazandırılmış olan millete çağdaş olma yolunu
açıklamak da Atatürk hareketinin temellerindendir.
İşte bu öze dönme,
kendi tarihine, kültürüne dönme hadisesi millîciliğin özü
idi. Bu yüksek idrakinin icabı olarak , O'nun milli kültür
unsurlarının her biri üzerinde, en küçük ayrıntısına kadar
çok büyük bir dikkatle durduğunu biliyoruz. Nitekim, Nevruz
ile ilgili hassasiyeti bunun bir göstergesi olmuştur. Bilindiği
gibi Atatürk 22 Mart 1922 tarihinde Ankara'nın Keçiören semtinde
Nevruz şenlikleri düzenletmiş ve kendisi de bu şenliklerde
hazır bulunmuştur.
Netice itibariyle
görülmektedir ki, kaynağı neresi olursa olsun M.Ö. 3. Yüzyıldan,
Mete Han zamanından beri Türklerde var olan bir bayram, bir
bahar bayramı geleneğidir. Özellikle 1200 yıldır öbür Türk
gruplarının hemen hiç birisi ile ilgisi kalmamış olan Saha
yani Yakut Türklerinde Nevruz geleneklerinin izlerinin kuvvetli
bir şekilde bugün de var oluşu dikkate değer. Doğrusu, eğer
Nevruz batı kaynaklı bir gelenek idiyse, bu, Nevruz bayramının
Sahalara kadar nasıl gittiğini ve 1200 yıldır, diğer Türk
boylarıyla ilgisi olmayan bu Sahalara nasıl etki ettiğini
de tarihî olarak, kaynaklara müracaat ederek açıklamak gerekir.
Değilse şimdi kaynak Hunlar olarak veya daha eski bir tarihte
Türkler olarak ağır basar görülmektedir. Ama neticesi itibariyle
bugün Afganistan'da da yaşatılmaktadır, İran'da da yaşatılmaktadır,
Irak'ta, Suriye'de en azından belli kesimlerde ve bütün diğer
Türk dünyasında; Çin Seddi'nden Adriyatik'e kadar, Hindistan'dan,
Afganistan'dan, Yakutistan'a, Çuvaşistan'a, Tataristan'a,
Moldova'ya, Macaristan'a ve Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada
bugün canlı bir şekilde yaşamakta ve yaşatılmaktadır.
Kaynak:Hatice Emel AŞA, Yeni Avrasya Dergisi, Mart-Nisan 2000
|