|
Prof. Dr. Abdulhaluk
M. Çay
Bilindiği
gibi milletleri meydana getiren en önemli unsurlardan birisi
de kültürdür. Bir milletin bütün sanat faaliyetlerinin, inançlarının,
örf ve adetlerinin, fikir, yaşayış ve davranışlarının tümü
o milletin kültürüdür. İnsanın yaratılışı ile başlayan kültürün
meydana gelmesinde bütün insanların payı ve yeri vardır.
Milletlerin teşekkülünde önemli bir yer tutan gelenekler,
tarihi kesin olarak tesbit edilemeyen dönemlerden günümüze
kadar intikal etmişlerdir ve bu özelliği ile millet bağını
güçlendiren en önemli unsurlardır.
Bayramlar da hemen her millette görülen ve toplumun her ferdi
tarafından benimsenen ortak adetlerdendir. İslamiyeti kabul
etmiş olan ilk konar-göçer Türk toplulukları bayram gibi birçok
adetlerini devam ettirmişler, bunları büyük bir coşkuyla kutlayagelmişlerdir.
Bu bayramların içinde hiç şüphesiz kışın soğuğundan, zorluğundan
kurtulup, baharın yeşilliğini ve canlılığa geçişini simgeleyen
bahar bayramları oldukça önemli yer tutar. Tarihin en eski
dönemlerine kadar inildiğinde, Türk topluluklarında bahar
bayramları ile ilgili geleneklerin oldukça çeşitli ve yaygın
olduğu görülmektedir. Doğu Türkistan'dan Balkanlar'a kadar
Türk toplulukları tarafından binlerce yıldır kutlanan ve halen
kutlanmakta olan Nevruz da bu geleneklerden biridir.
Milletimizi birbirine düşürmek için gayret sarfeden düşmanlarımız,
Nevruz geleneği gibi Türk Milleti'nin geçmişinde var olan
ve halen yaşatılan bu adetleri, gelenekleri, Türk Kültürü
bünyesinden koparmak istemektedirler.
Oysa Nevruz geleneğinin, bahar geleneği ile ilgili olarak
Anadolu'nun her tarafında, Elazığ'da, Diyarbakır'da, Kars'ta,
İçanadolu'da, Kıbrıs bölgesinde, Balkanlar'da, Kazak, Kırgız,
Özbek, Türkmen, Tatar'larda, hatta Saha bölgesine kadarki
Türk gruplarında da kutlanageldiğini gösteren elimizde oldukça
geniş bilgiler vardır.
Farsça bir kelime olan ve "Yeni Gün" anlamına gelen Nevruz
geleneği Milattan önceki yıllarda, özellikle belli bir coğrafyada
yaşayan toplulukların tümünde bir bahar geleneği şeklinde
görülüyor. Yani biz bu geleneği, Sümerler'de, Akatlar'da,
eski İran, Med ve Pers topluluklarında, aynı şekilde Anadolu'daki
bugün tarihe mal olmuş bir takım uygarlıklarda ve Ortaasya'da
varlığını devam ettiren en eski Türk kültüründe, hatta gün
farkıyla Çin, Japon, Kore gibi birtakım topluluklarda da görüyoruz.
Ancak özellikle bunun son zamanlarda belli bir ideolojinin
bayrağı haline getirmek isteyen çevrelerin ortaya koyduğu,
daha açık ifadeyle, bugün Ortadoğu'da homojen olmayan ve ancak
kürt adı altında toplanmak istenen bir takım topluluklara
bir mill" kimlik verebilmek amacıyla, onlarda bir mill" bayram
fikri oluşturma çabasına girildiğini görüyoruz. Bu tamamen
yanlıştır.
Doğrudan doğruya efsaneleri bir tarafa bıraktığımızda, öncelikli
olan Nevruz'un matematiksel olarak, güneş takvimi esasına
dayalı 12 hayvanlı Türk takviminde bir yılbaşı olarak benimsenmesi
ki, bizde de bu yönde bir benimseme vardır. Mart ayı mal"
yılın başlangıcı olarak benimsenmiştir. Mart ayında vergilerin
ilk taksidinin alınması, Selçuklularda, Osmanlılarda bir gelenek
haline gelmiş, hatta Akkoyunlu Uzun Hasan bunu bir Padişah
kanunu olarak vaz etmiştir. Bu çerçevede bir bayram havası
verilmesinden dolayı Türk saraylarına saray adeti olarak girdiği
gibi, halk katında da bayram olarak kutlanagelmiştir. Mesela
Osmanlı Saraylarında her sene müneccimler basılan her yılın
yeni takvimini Padişaha, Vezir-i Azam'a takdim ederken, yeni
yılla ilgili olarak da bir takım tahminlerde bulunurlardı.
Bu tahminler İbrahim Hakkı Efendinin Marifetname'sine kadar
girmiştir. Bunların hepsi incelendiğinde görülür ki 12 hayvanlı
Türk takviminin zaman içerisinde yıllarla ilgili bir takım
iddiaların yansımasından başka bir şey değildir. Mesela 12
hayvanlı Türk takvimine göre ilk yıl sıçan yılından başlar
ve maymun yılına kadar devam eder. Her yıla bir hayvan adı
verilmiştir ve o hayvanla ilgili olarak da bir takım rivayetler
uydurulmuştur. O yılda kıtlık, savaş veya bereket olacağı,
bir takım felaketlerin meydana geleceği, o yılda doğan insanlarla
ilgili olarak da, yılın başında doğarsa iyi niyetli, ortasında
doğarsa huysuz, sonra doğarsa kötü insan olacağı şeklinde
bir takım rivayetler uydurulmuştur. Bütün bunlar İbrahim Hakkı'nın
Marifetname'sine kadar girmiştir. Çünkü bunlar 12 hayvanlı
Türk takvimini bildikleri için, yazmış oldukları eserlere
din" bir kisve vermiş olmalarına rağmen, eski inançları İslam"
kisve adı altında yansıtmışlardır. Müneccim başlarına bu bilgilerden
dolayı hediyeler verilirdi. Bu da bir adet haline gelmiştir.
Bunlar da Nevruz" olarak adlandırılmıştır. Hekim başları o
günler için özel yemekler yapmışlar, bunlara da Nevruziye
adı verilmiştir. Şairler de bir takım şiirler yazmışlardır.
Divan edebiyatında binlerce örneği vardır. Nevruziye adı verilen
bu şiirleri, hükümdarlara, vezirlere takdim ederler onun karşılığında
Nevruziye denilen bir takım hediyeler alırlardı. Dolayısıyla
bu bir saray adeti olarak gelmiştir.
RENKLERİN DİLİ
Bilindiği
gibi bayraklar veya sancaklar, bir toplumun çeşitli sebeplerle,
çeşitli olaylar sonucunda şekillenen ve bir bakıma bir kutsiyet
ifade eden unsurlarıdır. Bayrakların meydana gelişiyle ilgili
her toplumda ayrı ayrı "Tamga" veyahutta "Damga" dediğimiz
semboller vardır.
Bölücü gurubun kullanmış olduğu yeşil, kırmızı, sarı renklere
bir takım izah tarzlarına gidiliyor ki hata bence buradadır.
Bir kere, dünyanın her milletinde o toplumun renklere karşı
ilgi duymasına sebep olan bir takım nedenler vardır. Bazı
milletler vardır kırmızı rengi, bazıları yeşili, bazıları
sarıyı, bazıları kırmızı beyazı, bazıları mavi beyazı, bir
kısmı da yeşil beyaz renkleri benimsemişlerdir. Bu renklerle
ilgili olarak da bayrak dediğimiz, o milletin sembolü olan,
kutsal kabul edilen bir cisim ortaya çıkmıştır. En eski kaynaklardan
"Çin'in Şimal Komşuları" adlı esere baktığımızda Kırgız Türkleri'nden
bahsederken, Millattan önceki dönemlerde Kırgızlar için al
rengi kutsaldı deniyor. Bunlar o günkü Çinli tarihçilerin
tesbitleridir. Bunu bütün Türk dünyasına teşmil etmek veyahut
Kırgızların gerçekten kırmızının dışında bir renge kutsiyet
vermedikleri şeklinde bir şeyi kabul etmek mümkün değildir.
Büyük Hun Devleti kurulduğu zaman, Devletin kuruluşunda enteresan
olan bir renk ayrımı kendisini göstermiştir. Bu renk ayrımında
yağız, yani kara renk, sarı renk, beyaz renk veya kızıl renk
gibi şeyler ortaya çıkmıştır. Bunlar tamamen eski Türk ve
Çin inanışındaki bir takım unsurların ifade edilmesi için
kullanılmıştır. Yer, ağaç, su, ateş, gök ve bunun gibi 8 unsur
için her birisine ayrı ayrı bir renk izafe edilmiştir. Bu
unsurların coğrafi olarak bulunuş tarzlarına yönler, yani
4 ana yön ve 4 ara yöne göre 8 ayrı renk verilmiştir. Mesela
Mete Han ordusunu kurduğu zaman, ordunun bulunduğu her bir
taraftaki atların rengi, o grubun bulunduğu yöne göre ( doğu,
batı, güney, kuzey gibi ) yerleştirilmiştir. Buna göre yağız
atlar doğuyu, ak atlar batıyı sembolize etmiştir. Yani birisi
sağ ise, diğeri sol kolu ifade için kullanılmıştır. Öncüsüne
ve artçısına da aynı şekilde at renkleri verilmiştir. Bu at
rengi olayı Türklerde daha sonraki idar" yapılanmada da renk
mefhumunun girmesine sebep olmuştur. Mesela Peçenek Türkleri
8 boydan ibarettir. Aynı şekilde her boyun adı ayrı bir renge
tekabül eder. Dolayısıyla bu renklere dayanarak, işte şu filanca
millette var, bu millette de var, şeklinde sahiplenmek bence
hatadır. Bugün bu, Türkiye'de yanlış bir tartışma konusu haline
gelmiştir. Her renk kendisine göre bir takım anlamlar ifade
eder. Mesela bizde sarı renk genellikle hastalığın, kırmızı
renk ise sağlığın işaretidir. Gerek eski Yugoslavya'daki Türk
gruplarında, gerekse Gagavuz ve Çuvaş Hristiyan Türk gruplarında,
Doğu Avrupa Türk gruplarında Nevruzda, bir gece öncesinden
çocuklara sarı kurdela takılır. Nevruz sabahı o kurdela kırmızı
kurdela ile değiştirilir. Dolayısıyla kötülüğü, hastalığı
temsil eden sarı renk atılır; yerine sağlığı temsil eden kırmızı
renkteki kurdela takılarak yeni yıla girilir. Bu bir gelenektir.
Sarı rengin kendine özgü bir takım güzellikleri vardır. Fakat
kızıl rengin Osman Gazi'den beri Türklerde, özellikle Osmanlı
Devletinde mevcudiyeti biliniyor. Yani İlk Osmanlı Bayrağının
da kızıl (al) bayrak olduğu şeklinde kayıtlar elimizde mevcuttur.
Dolayısıyla burada şuna dikkat etmek lazım. Bayrak veya sancak
mefhumundan hareketle renk meselesinin veya üstündeki şekillerin
üzerinde ayrı ayrı durmak gerekir. Meseleye bu çerçeveden
baktığımızda sarı, kırmızı, yeşil gibi renklerin şu veya bu
millette olması veyahut bugün empoze edilmeye çalışılan bir
takım renklerde olması meselesi bence yanlış bir tartışma
ortamına götürür bizi. Bugün Avrupa'da renklerle ilgili çok
enteresan araştırmalar var. Her millette renk mefhumu vardır.
Mesela bizde renkler hakimiyet sembolü olarak da kullanılmıştır.
Hakimiyet sembolü olarak sikke kestirmek, bir çetre (çadır),
bir taht, hutbe okunması bunların hepsi Türk-İslam dünyasında
bir kakimiyet sembolü olarak kullanılmıştır. Mesela Selçuklu
Devleti'nin kurucusu Sultan Tuğrul'un çetresi kırmızı renkliydi.
Yani kırmızı, Sultan Tuğrul'a has bir hakimiyet sembolüydü.
Aynı sülaleden gelen Sultan Sencer'in çetresinin rengi karaydı.
Kara renk Sultan Sencer'in hakimiyet sembolüydü. Dolayısıyla
bu renk meselesini her milletin kendi mitolojisine göre değerlendirmek
ve incelemek lazım. Burada dikkat edilecek husus; yeşil, sarı,
kırmızı renklerle kürt mill" bayrağı gibi bir imajla ortaya
çıkan grupların hatasını ortaya koyabilmektir. Özellikle burada
vurgulamak istiyorumki bu renk Zerdüşt'ün de işaretidir. Mecusilik,
onun devamı olan Yarsenizm ve günümüzdeki Yezidizm kürtlerin
mill" dini olarak kabul edilir. Meseleyi kendi mitolojisi,
yani İran Mitolojisine dayandırmak suretiyle böyle bir izah
tarzına girmişlerdir. Mesela bugün Bekaa Vadisi Yarsenizm
inancının kurucusu Şeyh Adil'in doğum yeridir. Oranın seçilmesindeki
amaç tamamen mitlerden hareketledir. Aynı şekilde Sincar Bölgesi
ve oradaki kampların bulunduğu saha da Şeyh Adil'in yaşadığı
ve öldüğü sahadır. Şimdi bugünkü siyas" kürtçülük hareketi
kendine göre bir mit meydana getirmek istemektedir. Harvırd
Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan İZADİ isimli bir Yezidi
profesörün dediği gibi, çok ırklı, çok dinli ve çok dilli
bir millet ki böyle bir milletin tarifi ne sosyolojik, ne
tarihi ne de hukuk" açıdan mümkün değildir. Yani bu homojen
olmayan, hetorojen bir ara toplum, sınır toplumu özellikleri
taşıyan bu insanları kürt adı altında toplamak için yapılan
bir vasıta olarak kullanılan bir olaydır. Meseleyi bu şekilde
algılamak lazımdır.
*Bu yazı, Dergimizin Mart 1997 sayısında Prof. Dr. Abdulhaluk
M. ÇAY ile yapılan röportajdan derlenmiştir
Kaynak: www.diyanet.gov.tr/DIYANET/mart1999/nevruz.html
|